2. günün sabahı..
Ne ile karşılaşacağımı az çok tahmin ederek, açıyorum güne, gözlerimi. Aynı yataktayım, elimi biri tutuyor. Anne görünümünde ki bayanla, göz göze geliyoruz. Benim için endişelendiğini, tüm yüz hatlarından okuyabiliyorum. Merdiven başında bekleyen karaltıya, “uyandı” diye sesleniyor. Oraya yönelince bakışlarım, baba görünümlü iri kıyım adam, gözlerinde bir sevinç ışıltısı ile aşağıya iniyor.
Gece boyunda kaynatıp içirdikleri otların, ağzımda kalan o toprak tadı dışında iyiyim aslında.
- Dinlen, biraz daha istersen. Yorma kendini.
- Yok, sıkıldım. Dışarı da çıkmak istiyorum hem.
- Olur, bir iki lokma bir şey hazırlıyım sana o zaman.
Uzaklaşan sesine rağmen, oda da yalnız olduğumu, hissetmiyorum. Arkamdakini görebilecekmiş gibi, hışımla dönüyorum. Ama tekim. Alelacele, iniyorum merdivenleri.
Masa da, benim için hazırlanmış, tahta tabak içerisindeki iştah açmayan görüntü, ağzımda ki toprak kokusuna karışarak, bulandırıyor miğdemi. Öğürerek, dışarı atıyorum kendimi.
Bir tasa doldurdukları su ile yüzümü yıkıyorlar, geçicekmiş, öyle de diyorlar. Ama “neyin geçicek olduğunu, neyin duracak olduğunu” bilmediklerine eminim.
Tam içim, miğdem sakinleşirken…az ötede ki ağacın dibine ayaklarını uzatmış, bizi seyreden gözlüklü adamı fark ediyorum. Ona bakarken, kucağıma minik bir çocuk iliştiriyorlar.
- Biraz oyala şunu.
Oyalamak mı?
Yüzüne baktığım anda, burnundan ağız hizasına kadar akmış sümükler bir büyük öğürtüye daha sebep oluyor. O anda, ince telli gözlüklü adam tebessümü ile bu durumdan ne kadar keyif aldığını, ifade ediyor bana.
Hayal mi, gerçek mi ayırımını yapamasam da, tüm hıncımı ondan çıkarmak istiyorum. Kucağımdakini yere bırakıp, kafamı kaldırıyorum, gitmiş. Yok.
Yine de, varlığını hissettiğime göre buralarda düşüncesi ile etrafa bakınıyorum. Ve, orada. Ahır kapısının önünde, bir bakış daha atarak bana, içeri giriyor. Koşuyorum, arkasından.
Hafif loşluğa alışınca gözlerim, dip köşe de samanların arkasından büyük bir paketi havaya doğru kaldırıp, yüksekçe bir yere bırakıyor. Paketini açıyor, ağır ağır. Elini uzatıyor, büyük bir çerçeve, ayna galiba diye geçiriyorum içimden. Uzattığı elinin çerçevenin içerisinde kaybolduğunu görünce, bir çığlık atmamak için ağzımı kapatıyorum.
Ama ben, biliyorum bu numarayı..Neydi o gece seyrettiğim dizi, Atlantis Yıldız bir şeyi..Böyle kapılar açıyorlardı, taşlarla, hop arka tarafında başka bir uygarlık. Tabii ya, buraya ait değildim ben!
İnce tel çerçeveli adamın bedeni tamamen ortadan kaybolmaya başladığında, heyecandan titreyen vücudumu zorlukla götürüyorum, çerçevenin yanına. Elimi uzatıyorum..Parmağım hafif nemli bir yüzeye dokunuyor. Boyaları henüz kurumamış bir tablo bu. Bir adım geri çekilerek, bakıyorum, bütününe..
Havada, rüzgarda uçuşan saçlar, sarı o çok sevdiğim babetlerim, yarı utangaç, yarı muzur bakışlarımla poz veriyorum. Tualin üzerine eğilmiş, bacaklarımın dibindeki sümüklü veledin giysisini rutuşlayan, ince tel gözlüklü adama…
Etiketler:
düş..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder